-
Turuncu veya Mavi ve Hatta Siyah
Koridor gibi, ama oda olduğu kesin. Oda olduğunu gösteren şeyse kapısı olması. Aslında içinde kapılar olan bir koridor gibi daha çok, odalar bitmek bilmiyor çünkü. Bir kapıyı açıp yeni odaya geçince bir diğer kapı beliriyor az ileride, onu açınca bir yenisi… Upuzun, bitmek bilmeyen bir koridor gibi, sonsuz kadar. Her seferinde umutla kapıya elini atıyor çocuk; metal, yuvarlak kolu çevirip kapıyı ilk araladığında gözüne vuracak o ışığın bir şeyleri değiştireceğini umuyor.
Odalar birbirinin tamamen aynısı değil ama. Hatta Pollyanna olsa birbirlerinden fazlasıyla farklı olduklarını düşünürdü. Sonuçta o Pollyanna, değil mi? Ama çocuk öyle düşünmüyor; yine de kapıyı her açtığında farklı bir renkle boyanmış duvarlarla karşılaşmaktan hoşnut.
Turuncu… En sevdiği renk, galiba… En çok hangi rengi sevdiğini tam hatırlayamıyor ama buradaki sonsuz tane odadan bir tanesinin rengini seçebileceği kesin. En azından kendine favori bir renk belirleyebilecek demek, hiç de kötü değilmiş, sen ne dersin Pollyanna?
Gözü parlak renklere alışmaya başlayınca -gerçi parlak olmayan odalar da var, siyah mesela, siyahın en sevmediği renk olduğunu hatırlıyor çocuk- odaların kenarındaki masaları fark etmeye başlıyor. Her odada, duvarlarla aynı renkte, tamamen aynı, kenara yaslanmış… Kareler ve çok küçükler, hani çocuk yuvalarında küçük çocukların oturup üzerinde rengarenk legolarla oynadığı masalar gibi, ama bunların üzerinde lego yok. Veya belki de var ama masayla ve duvarlarla ve her şeyle aynı renk olduğu için göremiyor çocuk. Yorulduğunda masalardan birine oturup dinlenebileceğini düşünüyor, hatta uyuyabileceğini. Belki de kolu yorulur ve kolunu dinlendirmesi gerekir.
Kolunu uzatıyor tekrar, çeviriyor: mavi. Hani tam mavi değil de, daha açığı, suluboya yaparken lacivertin üzerine bir sürü beyaz sürmek gibi. Küçükken okulun oradaki parkta bulup eve kadar elinde onunla koştuktan sonra kapının önünde ona bakan küçük kıza verdiği rüzgârgülünün renginde, veya o öyle hatırlıyor.
Kapı kolları var sonra, aynı renkte; duvarla, kapıyla, masayla ve yerle, etrafında görebildiği her şeyle aynı renkte. Kolunu uzatıyor, çeviriyor. Eğer ona öyle gelmiyorsa -ki gelmiyor olmalı- kapı kolları birbirinin aynısı değil, yani bazıları daha rahat dönüyor veya bazıları kırılıcasına açılıyor. Daha önce bu kapıları biri açmış, diye düşünüyor çocuk ama sesli söylemiyor bunu, kendi sesinden korkacağından korkuyor çünkü. Kolunu uzatıyor: daha sert. Zaten her şeyin birbiriyle aynı -veya birbirinden farklı- olduğu bir yerde, kapı kollarının birbirinden farklı olmasından daha doğal ne olabilir?
Kolunu uzatıyor, çeviriyor: pembe. Adımlarını hızlandırıyor, küçükken en sevdiği veya en sevmediği -yani, en çok kavga ettiği işte- kızın tokasının rengi. Kapıya yaklaşırken masaya bakıyor, köşelerini, ayaklarını ayırt etmeye çalışıyor. Bir ayak, iki… Kolunu uzatıyor, çeviriyor. Bu biraz sert. Tekrar çeviriyor. Bitmiş olmalı, bu sondu. Dönüp pembe masaya yaklaşıyor, ayaklarını sayıyor, üç, dört… Yavaşça oturuyor masaya ve duvara yaslanıyor. Tişörtünün duvardan boyanıp boyanmadığını merak ediyor aslında ama anlayamıyor, tişörtü de pembe çünkü. Uyuyor sonra ve pembe yavaşça kayboluyor. Legolar görüyor rüyasında ve sandalyeler; ve rüzgargülü görüyor. Gökkuşağı sonra, kırmızı, turuncu, sarı, yeşil, mavi… Sonra daha çok turuncu; turuncu legolar ve sandalyeler ve masalar ve kapılar, bir sürü turuncu kapı…
Yavaşça uyanıyor sonra ve etrafına bakınıyor. Sonra yavaşça tekrar uyanıyor. Ve tekrar… Ve tekrar…
-
sig
İzcilik hayatımı kısaca analiz ettim az önce. İlk sonucum: Sakarya İzci Grubu o kadar faydalı ki, izcilik yapmamış olanların karakterimizin oturduğu bu dönemde kendilerini nasıl geliştirdiklerine dair bir fikir oluşturamıyorum. Ya da muhtemelen biz geçtiğimiz senelerde, sözünü ettiğim kişilerin bundan 5-6 sene sonra yapacaklarının bir minyatürünü hayata geçirdik ve o kişilerin 5-6 sene sonraki hallerine şu anda ulaştık. Bu somut bir şekilde görülmüyor olabilir, dolayısıyla olaydan bihaber olanların kulağına egoistçe gelecektir söylediklerim. Somut şekilde görülememesinin sebebi de bu bahsettiğim “kendini geliştirme”nin iş hayatına bir hazırlık olması. Henüz iş hayatında değiliz ya hani, karşılaştıramıyoruz kendimizi insanlarla.
Daha izci liderliğini tatmadan bile, şöyle geriye baktığımda izcilik hayatımı ve izcilik hayatımda yaptığım işleri net bir şekilde çıraklık, kalfalık ve ustalık dönemlerine ayırabiliyorum. Biz orada bir şeyler öğrendik dostlar, henüz çoğu kişi farkında olmayabilir, ama kendimizi deli gibi geliştirdik. Sorumluluk aldık, insanları idare ettik, yönettik, yeri geldi bürokrasiyle ilgilendik, yeri geldi işlerin amelelikleriyle, pürüzleriyle uğraştık, yeri geldi taş taşıdık (literally) (10 metrelik ağacı falan da dahil ediyorum bu kategoriye), biraz büyüyünce taşı taşıttık, yeri geldi karnımızı doyurmaya uğraştık, yeri geldi 80 kişinin karnını doyurduk; sorumluluk aldık ve yaptıklarımızın doğurduğu sonuçlarla yüzleştik.
Yalnızca bu saydıklarım da değil. Uzun vadede düşünmeyip izciliğin bana şu an sağladığı çıkarlara baktığımda kendime güvenim çıkıyor karşıma. Elde ettiğim başarılarla alakalı bir şey bu, “Öğrendiklerimi hayata geçirmek yolunda çalışırken, üstlerimin dahi kusursuz olarak nitelediği bir kamp organize edebildiysem, istediğim üniversiteyi kazanmak bunun yanında ne ki?” diye motive ediyorum mesela kendimi. Geriye dönüp öğrenme sürecimi incelediğimde; çıraklık, kalfalık ve ustalık aşamalarıma göz attığımda görüyorum, yapabildiğimi görüyorum, yapabilmeyi öğrendiğimi görüyorum; ve evet, bunu söylemek bencilce ama, bunları yaşamamış yaşıtlarımın, onlar bunun farkında olmasa da, bu açıdan önünde olduğumu görüyorum.
İşte bu yüzden, belki birçok kişinin karşı çıkacağı cümleyi gönül rahatlığıyla kurabiliyorum; işte bu yüzden, Sakarya İzci Grubu, İstanbul Lisesinin en büyük lütfu.
(Bu yazıyı okurlar mı bilmiyorum ama, olur da okurlarsa, Sakarya İzci Grubunun insanların karakterlerinde bu kadar olumlu etkiye sahip olmasında payı olan tüm liderlere teşekkürler.)
-
Cumhuriyet Bayramı
Van’da yurttaşlarımız hayatını kaybetmişken Cumhuriyet Bayramı’nı kutlamak SAYGISIZLIK mıdır? Hayır, değildir, kesinlikle değildir. Cumhuriyet Bayramları kutlanırken, “kutlama” amacıyla resmi yürüyüş yapılırken -daha önce şahit olduğum için söylüyorum- kimse yanındakine dönüp “Hahayt yürüyenlere bak olm çok eğleniyorum of.” demez, kimse eline mikrofonu alıp da salt gösteriş olsun diye mikrofona marş haykırmaz. O marşları geçmişimizi anmak için söyleriz, cumhuriyetimize duyduğumuz gururu ifade etmek için söyleriz, toplum olarak bir gün daha, o marşı söylerken tek yürek olabilelim diye söyleriz. Bir Cumhuriyet Bayramı “kutlamasında” illa sadece coşku yer almak zorunda değildir, aynı zamanda bir anmadır Cumhuriyet Bayramı, bir teşekkürdür. “Çelenk koyma töreni”ne müsaade etmek de teşekkürünü sunmak isteyenlerin fazla ses etmemesi için bir geçiştirmeden başka bir şey değildir. Zaten Cumhuriyet Bayramı’nda duyacağımız coşku, kimsenin ölümüne saygısızlık anlamı taşımaz. Yas tutarken de Cumhuriyet Bayramı “kutlanabilir”.
Cumhuriyet Bayramı kutlamalarının iptal edilmesi kasıtlıdır, bunun böyle olmadığını iddia eden de, üzülerek açıklıyorum, kendi çıkarları için yandaşlarına cumhuriyeti hedef gösteren kendini bilmezlerin oyununa gelmiştir.
Türkiye halkı ne “o”ndan, ne eserinden vazgeçer ve halkımızın can vermekte olması bu bağı zayıflatmamalı, aksine kuvvetlendirmelidir. Çünkü halkın cumhuriyete olan bağlılığı tüm Türkiye Cumhuriyeti halkına bağlılığı demektir.
-
Bir Zamanlar Anadolu’da (2011)
Nuri Bilge Ceylan’ın “Bir Zamanlar Anadolu’da”sı şu anda içinde bulunduğumuz gerçeklikten bile daha gerçek, daha içimizden.

Aslında yazıma “Bugün size bir başyapıttan bahsedeceğim.” diye girmeyi dilerdim, ama daha önce başka bir Nuri Bilge Ceylan filmi izlemediğimi belirtmek durumundayım. Dolayısıyla yazım boyunca “Bir Zamanlar Anadolu’da”yı diğer NBC filmleriyle karşılaştırma fırsatı bulamayacağım. Öte yandan BZA’nın hiçbir zaman yeteri kadar engin olamayacak sinema kültürüme yepyeni bir boyut kazandırdığını ve bana bildiğim “film” kavramını unutturduğunu söylemem yanlış olmaz.
Sanki yıllarca insanları gözlemlemekten başka hiçbir şey yapmamış Nuri Bilge Ceylan, yalnız oradan oraya dolaşıp insanların dertlerini dinlemiş, bakışlarını incelemiş, salt zevk almak için hayatın ayrıntılarını ortaya dökmeye koyulmuş. Ya durum böyle, ya da Yılmaz Erdoğan gerçekten bir komiser, Muhammet Uzuner gerçekten taşrada çalışan bir doktor, Taner Birsel gerçekten muazzam bir hikayeyi soğukkanlılığını bozmadan gözleriyle anlatan bir savcı ve kendileri bugüne kadar televizyonda, tiyatrolarda ve sinemalarda karşımıza çıkarak bizi kandırmakla meşguldüler.
“Filmimizde olay örgüsü önemli değil.” dememin filmi henüz izlememiş olanları ürküteceğini bildiğimden filmin konusuna değineyim biraz. “Katil kim?” sorusunun cevabını başından veren bir polisiye filmi diyebiliriz BZA’ya. Film boyunca bir komiser (Yılmaz Erdoğan), bir doktor (Muhammet Uzuner), bir savcı (Taner Birsel), şoför (Ahmet Mümtaz Taylan) ve katilimiz (Fırat Tanış) önderliğinde geniş bir ekibin maktulün cesedini aramasını izliyor ve bu sırada karakterlerimizin iç dünyalarını çaresizce anlamaya çalışıyoruz. Hatta karakterlerin iç dünyalarını anlamaya o kadar odaklanıyoruz ki, ben film sırasında birkaç kez kendimi diyalogları dinlemeyi bırakmış karakterin gözlerinden bir hikâye çıkarmaya çalışırken buldum. Nuri Bilge Ceylan da bunu sağlamaya çalışmış olacak ki, karakterlerin iç dünyası hakkında olay örgüsü dahilinde verdikleri yok denecek kadar az. Kesinlikle söyleyebilirim ki, şimdiye kadar okuduğum hiçbir kitapta, izlediğim hiçbir dizi veya filmde gözlemci bakış açısının bu denli iyi kullanıldığını görmemiştim. Her eserde bir havada kalmışlık vardı, sürekli bir şeylerin eksik olduğunu hissediyordum, o dünyada olanlar bizim dünyamızda olamazdı. Oysa Nuri Bilge Ceylan’ın “Bir Zamanlar Anadolu’da”sı şu anda içinde bulunduğumuz gerçeklikten bile daha gerçek, daha içimizden.

Filmde oyuncuların performansı gerçekten göz dolduruyor. Zaten hepsinin hayatından yeni bir film çıkabilirmiş gibi lanse edilen karakterler, oyuncuların başarısıyla daha da derinlik kazanmış. Oyuncuların tamamı karakterinin yaşı kadar onunla yaşamış gibi ve buna muhtarın 20 yaşındaki kızından 60 yaşındaki kendisine kadar herkes dahil. Belirtmeden geçmek olmaz, Ercan Kesal da muhtar rolüyle ayakta alkışlanmayı hak edecek bir performans sergilemiş.
Karakter-tip farkını da farkında olmadan göz önüne getiriyor BZA. Mesela Murat Kılıç’a da ekranda bolca rastlıyoruz ama oynadığı kişi hiç de ön plana çıkmıyor, çünkü ön plana çıkanların hepsi söyleyecek bir sözü olan, yaşadıklarını bilmeseniz bile bir şeyler yaşadığı gözlerinden anlaşılan karakterler. Hayatla bir alıp veremediği olmayanlar tip olarak kalmaya mahkumdur diye düşünmeden edemiyor insan bu durumda.
Bir Zamanlar Anadolu’da görsel anlamda da çok kaliteli bir yapıt. Nuri Bilge Ceylan’ın yakaladığı kareler, kullandığı açılar ve ifade edemeyeceğim daha bir çok sinema terimi izleyene filmdeki görüntülerin hiçbir şekilde daha iyi olamayacağını düşündürüyor. BZA salt usta yönetmenin yakaladığı karelere hayran kalmak için bile izlenir.
Nuri Bilge Ceylan filmin olağanüstü seviyedeki olağanlığından hiçbir şekilde ödün vermezken, yer yer aslında hayatımızda var olan ama bu şekilde göz önüne getirildiğinde çok garipsediğimiz bazı gerçekleri de ortaya döküyor. Mesela bir otopsi sahnesi var ki, “Dünya gerçekten de böyle bir yer, insanlar gerçekten de bu kadar kendi dünyalarında.” fikrini eminim her izleyicinin aklına sokmayı başarıyor.
Bir Zamanlar Anadolu’da herhangi bir film değil, hayatın kendisi, kendimiz dışındaki insanları birebir gözlemleme fırsatı, ama kendimiz de aynı zamanda. Nuri Bilge Ceylan’ın yaratıcılığıyla tanışmadan “Film izliyorum ben.” demem çok yanlışmış, bunu öğretti bana Bir Zamanlar Anadolu’da.
140 dakikanın bir filme az gelebileceğini hiç düşünmezdim, gelebiliyormuş demek ki.

Filmi izlemiş olanlara:
Google’a Clarke Gable yazdım, gerçekten de Taner Birsel benziyormuş ona. Filmin gülümseten sahnelerindendi… :)
Burası da spoiler’lı son:
İzlemiş olanlarla filmin sonunu seve seve tartışabiliriz, zira Nolan’ın Memento‘sundaki boyutta bir dumurla karşı karşıya kaldım ben film bittiğinde. Doktorun Kenan’ı kayırmaktaki amacı neydi? Doktorla maktulün karısı arasındaki bakışmalara bir anlam yüklemeli miyiz? Yönetmen Semir Aslanyürek konuyla ilgili “Burada bir cinayet varsa herkes katildir ve herkesin bu cinayette parmağı vardır ve maktul olan içinde yaşadığımız bu ülkedir.” gibi bir çıkarım yapmış, iyi de yapmış.
-
“Canım Babam” veya “Ne Ettin Show TV?”
Bakıyorum da, bir dizi incelemesi yazmayalı 6-7 ay olmuş. Bundan sonra da uzunca bir süre yeni bir tane yazamam muhtemelen, ÖSS hazırlıkları dolayısıyla. Sonrasında acısını fena halde çıkarmayı planlıyorum gerçi.
“Canım Babam”la tanışmam biraz geç oldu maalesef. Dizi 11. bölümüyle bu akşam final yaptı ve ben sadece son 4-5 bölümünü izleyebildim.

Canım Babam; zengin bir cerrah, üç çocuk babası ve çok iyi bir insan olan Kerem Bey (Mehmet Aslantuğ) ile yine çok iyi bir insan olan komşusu Cansu’nun (Özge Özberk) birbirine âşık oluşunu anlatıyor kabaca. 4-5 yan karakter ile renklendirilen dizide çocuk karakterler de bolca ön planda.
“Nesi farklı?” derseniz, oyunculuklar dışında pek bir şey gösteremem aslında, çünkü öyle çok da özgün bir senaryosu olan veya dâhice esprileriyle kırıp geçiren bir sitcom değil Canım Babam. Yan karakterlerin kattığı komedi unsuru da hayli tatmin edici gerçi, ama yine de dizinin en çok öne çıkan artısı başrol oyuncuları. Özge Özberk ekranda en az karakteri kadar sempatik olmayı başarıyor. Mehmet Aslantuğ’un ise sitcomlara yaraşır saflığı ile her sahnede, özellikle de Özge Özberk ile birlikte olduğu sahnelerde seyirciyi gülümsetmekte üstüne yok. Bu durumda iki oyuncuya da önceden bir sempatim olmasının ne kadar etkisi var bilmiyorum ama ikisinin de ekranda parladığını rahatlıkla söyleyebilirim.

Başrol oyuncularının diziye kattığı tatlı havanın yanında, yan rollerdeki karakterler de gayet renkli. Cansu’nun annesini oynayan Suna Keskin ve teyzesini oynayan Ayşegül Uygurerli sahneler çok neşeli ve bunlara Serhan Ernak da katılınca iyice keyifli bir hal alıyor dizi. Bunun yanında Kerem beyin asistanı ve arkadaşı ile dönen sahneler de var ama Cansu’nun evindeki olaylar kadar keyif verdiği söylenemez bu sahnelerin.
Dizinin bu kadar erken sonlandırılması gerçekten yazık oldu, eğer adını daha iyi duyurabilseydi oyunculuklarıyla parlayan çok sevimli bir aile dizisiydi Canım Babam. Yine de son bölümde hoş bir final yapıp seyircilerine doğru düzgün veda etti dizi, ama finalde yaşananların uzun dizi bölümleri boyunca, yavaş yavaş, sindire sindire verilmesini yeğlerdim ben. Biraz da aceleye gelmişlik vardı sanki, ama bunun olumsuz bir sonuç doğurmuş olduğunu söyleyecek değilim.
Yeni başlayan yaz dizileri arasında, belki de aptal saptal dramalara alışmış Türk seyircisi yüzünden kaynayıp giden bir dizi oldu Canım Babam. Ama hak ettiği karşılığı alsaydı, eminim yıllarca bizi televizyon karşısında gülümsetmeye devam ederdi.
Not: Dizinin senaryosunu Dadı’ya benzeten çok fazla seyirci var. Dizinin konusunu anlatınca bir benzerliğin sezilmesi kötü mü bilmiyorum, ama Canım Babam’ın ekrandaki enerjisi çok daha farklı, çok daha pozitif. Özge Özberk & Mehmet Aslantuğ > Gülben Ergen & Kenan Işık kesinlikle. Evet Dadı izleyerek büyümüş olan ben söylüyorum bunu.
Dizinin tüm bölümlerine Show Tv’nin resmi internet sitesinden ulaşabilirsiniz.
Dizide emeği geçen herkese, özellikle de Mehmet Aslantuğ ve Özge Özberk’e sevgilerle…
-
Bir Delinin Anıları
”[…]
Aç gözlerini, zayıf ve kibir dolu insan, toz zerreciğinin üstüne güçlükle tırmanan zavallı karınca; kendi kendine özgür ve büyük olduğunu söylüyorsun, kendi kendine saygı duyuyorsun, hayatı süresince o kadar aşağılık olan sen, ve kuşkusuz alay etmek için, gelip geçen çürük bedenini selamlıyorsun. Ve sonra sanıyorsun ki, büyüklük adını verdiğin bir miktar gurur ve toplumunun özü olan bu alçak çıkar arasında çalkalanan bu kadar güzel bir hayat, ölümsüzlükle taçlanacak. Sana ölümsüzlük mü; sen ki bir maymundan daha azgınsın, ve bir kaplandan daha kötüsün, ve bir yılandan daha sürüngensin. Haydi canım! Maymun için bir cennet yaratın bana, kaplan ve yılan için, hovardalık, gaddarlık, alçaklık için, bencilllik için bir cennet, bu toz zerresi için bir edebiyet, bu hiçlik için ölümsüzlük. Özgür olmakla, iyilik ve kötülük adını verdiğin şeyleri yapabilmekle övünürsün, kuşkusuz daha hızlı mahkum edilmek için, zira sen iyi ne yapmayı bilirsin? Hareketlerinden biri bile var mı ki kibir tarafından yönlendirilmesin veya çıkar tarafından hesaplanmış olmasın?
[…]”
Gustave Flaubert - Bir Delinin Anıları
-
Tabu
Haha, 9. sınıf defterlerimi karıştırırken iki tane bomba buldum.TABUKelime:KavakOsman:Bir şey yelleri diye dizi var.İpek:Rüzgar Yelleri! Ağaç Yelleri! Yalan Yelleri!Osman:Aslı, Deniz falan var ya!İpek:Heh, Kavak Yelleri! Kavak!Osman:Tamam, doğru.---------------------Kelime:Yeniçeri OcağıOsman:Türkiye eskiden neydi?İpek:Çay ocağı! (Kartı ucundan görmüştür.) -
TV Seyircisi vs. Dizi Seyircisi
Hayatımda “Ezel”den daha iyi bir Türk dizisi izlemedim. Ama televizyon için doğru dizi formatı “Ezel” değildir bence. “Lost” da değildir, “Prison Break” de değildir. Televizyonda asıl tutacak dizi formatı “Öyle Bir Geçer Zaman ki”dir, “House”tur, “CSI”dır.
Amerikan dizilerinin çoğunda gördüğümüz bir durum var; diziler kurgu üzerine kurulu, her şey birbiriyle öyle bağlantılı ki seyirci zekasını zorlarken diziye hayran kalmaktan kendini alamıyor. Olaylar hızlı ilerliyor, arada bir şeyi kaçırırsanız tüm dizinin sizin için anlamını yitirmesi ihtimali çok yüksek. Bunlar, dizileri vakti olduğunda bilgisayardan bölüm bölüm izleyen seyirci kitlesi göz önüne alındığında büyük avantajlar, dizi mükemmel bir hâl alıyor çünkü kurgu ve senaryo ön plana çıktığında. Ama gerek Türkiye’de, gerek Amerika’da televizyon izleyen ortalama kitle zap yapan, eğer o akşam komşuda/partide değilse çekirdeğini/patlamış mısırını alıp televizyon karşısına kurulan ve önüne gelen en güzel şeyi izleyen bir kitle. Bu da dizilerin karmaşık bir yapıda olmasını, süreksiz seyircilerin diziye bağlanması açısından bir dezavantaj haline getiriyor.
Aşk-ı Memnu’nun finalini herkes izler, herkes üzerine bir şeyler söyler. Ama Ezel’in finalini ancak diziyi takip edenler izler, bilir, ondan keyif alır. Lost’un finalinin içine sinmediğini ancak dizinin 6 sezonunu eksiksiz izlemiş olanlar söyleyebilir. Bunu da televizyondan, hafta hafta yapmak imkansızdır herhalde. Bu sebepledir ki çok insan televizyonda Ezel’in, EZEL’in finali varken Survivor’da Nihat Doğan’ı izler. Bu sebepledir ki sabahları okulda Flashforward’ın veya Heroes’un veya Ezel’in bir önceki bölümünü 3 kişi konuşurken, Aşk-ı Memnu’nun veya Öyle Bir Geçer Zaman ki’nin veya Yemekteyiz’in önceki bölümünü 30 kişi konuşur. Bu durum iyi veya kötü olduğu için değil, televizyon seyircisi bunu kaldırdığı için. Bu yüzden televizyon seyircisini ve ‘yabancı dizi seyircisi’ni birbirinden ayrı tutuyoruz(tırnak içindeki kitleye Ezel ve Behzat Ç. izleyicileri de dahil diye düşünüyorum).
Her bölüm farklı bir konuyu ele alan -her bölüm farklı bir cinayet/tıbbi vaka vs. çözen- veya kurgusu karmaşık olmadığından bir bölümü anlamak için bir öncekini seyretmenin gerek olmadığı televizyon programlarının daha fazla reyting alması işten bile değil bu durumda. Amerikan televizyonunun da o tarafa kaydığını görüyoruz sanki yavaştan. Eskiden nasıldı pek bilmiyorum gerçi ama, şimdi ne tarafa dönsek her bölümünde farklı bir vakayı işleyen bir dizi: House, Mentalist, Supernatural, CSI’lar, White Collar, NCIS ve adı yurt dışına taşmamış ama reytingleri iç açıcı olan daha onlarcası…
Televizyonlar kaka, Survivor izlemeyin dediğimden değil, yanlış anlamayın. Öyle Bir Geçer Zaman ki ikinci en sevdiğim Türk dizisidir, işim olmadığı salı akşamlarında izlemeyi çok severim. Ama bir hafta kaçırdım diye açıp da bilgisayardan izlemem mesela, zaman kaybı gibi gelir. Bazı dizileri kaçıramazsın, ama onu kaçırabilirsin.
Sonra Heroes, Flashforward falan neden iptal ediliyor diye sormayın. Böyle.
-
İstanbul Lisesi
İstanbul Lisesi bence Türkiye’de lisede okumak için en doğru yer. Çünkü…
- Sınav sistemi her ne kadar çok kötü de olsa birilerini elemeye yarıyor, gerçekten seçilmiş insanlar geliyor okula. (Son senelerdeki sınavların kolaylaşmasıyla öğrenci kalitesinde bir düşüş olduğu da bir gerçek.)
- Türk sisteminin ve Alman sisteminin harmanlanmış hâli mükemmel bence. İki sistem birbirinin eksiklerini büyük ölçüde kapatıyor.
- Necati hoca var, İdris hoca var, Seyit hoca var, Gül hoca var… Söyleyecek bir şeyleri olan, bunları da söylemekten çekinmeyen, hayatta en yakınınızda isteyeceğiniz türden insanlar var. Sonsuz saygı duymaktan kendinizi alamayacağınız, her konuda akıl danışabileceğiniz mükemmel öğretmenlerimiz var.
- Sakarya İzci Grubu var.
- İEL ruhu var, tam kararında bir hiyerarşi var. Tatlı bir abi/abla – kardeş ilişkisi ile iyi bir arkadaş ortamı var.
- İnsanın karakterini geliştirebilmesi için çok elverişli ve doğru insanlarla çevrili bir ortam var.
- Alman hocaların neredeyse tamamı zeki, öğrenciye saygılı ve öğrenciyi çoğu zaman doğru yönlendiriyor.
İstanbul Lisesinin Türk tarafı kötü. Çünkü…
- Türk eğitim sisteminin iğrenç yapısı müfredatta oluk oluk kendini gösteriyor.
- Kendini olduğundan daha fazla şey sanan, her konuda asıl gücün kendisinde olduğuna inanan öğretmenler var.
- Türk öğretmenlerin ilk bölümde belirttiğim hocalar dışındaki çoğu kısmı, öğrencilerle yapmacık bir ilişki içinde. “Öğrenci bu, kopya da çeker laf da dinlemez. Şşt çocuk n’aber ya, hehe karnen loto gibi di’ mi?” tarzında takılıyor bu insanlar. Bizi adam yerine koymaktan aciz, karakterimizin geliştiği en önemli yerde yanımızda yer almayarak neleri kaçırdıklarından habersizler. Bizim farkımızda değiller. Türkiye’deki öğretmenlerde olan genel bir sorun bu galiba, en büyük saygıyı gören öğretmenler de bunlardan geriye kalan azınlık oluyor zaten.
- Çoğu öğretmende Almanlara karşı bir önyargı, milliyetçi bir tutum var.
Sanki bunları yalnız Almanları savunmak için yazıyormuşum gibi olmuş ama öyle değil. İstanbul Lisesi artılarıyla eksileriyle bir bütün, pek de bölmeye gerek yok Türk -Alman diye. Diğer arkadaşlarıma tavsiyem; İstanbul Lisesinden kendinize alabileceğiniz kadar şeyi alıp ayrılın. Okulun sayısız olanağından yararlanıp kendinizi mümkün olduğunca geliştirmeye çalışın. Çünkü ülkemizin doğru düşünen, sorgulayan, yargılayan, bir şeylerin farkında olan insanlara ihtiyacı var.
Unuttuğum bir şeyler olabilir, gerekirse ileride ekleme yaparım. Ama İstanbul Lisesinin 4 sene içinde bende yarattığı izlenim budur. İstanbul Lisesi ile uzaktan yakından alakalı, aydın olabilen herkese teşekkür ederim.
-
Evelyn: tumblr.pdf
dergi a. Siyaset, edebiyat, teknik, ekonomi vb. konuları inceleyen ve belirli aralıklarla çıkan süreli yayın
TDK’nın “dergi” için tanımı budur. Yetersizdir.
Benim topladığım yazıları Word’e atıp, bastırıp, zımbalayarak yaydığım şey ile bu yazıları yayınlayan bir dergi aynı mıdır? Farkı…
Posted on May 25, 2011 via Evelyn with 1 note
Source: celebrar